Benim adım Raşidiye. Ön bacaklarımda hastalık var,
hastalığımın adı raşidizmmiş. Sanırım ilk sahibim
hastalandım diye attı beni sokağa. Av köpeğiyim ya,
artık işine yaramazmışım.
Sokaklar kötüydü zordu işte. Yemek bulmak zor, insanlara
yakalanmayacaksın, başka köpeklere kaptırmayacaksın. Eee,
boyum da kısa, öyle her köpekle başa çıkamıyorum. Sokak
köpekleri de seçmece mi nedir hep uzun boylular, zayıf,
şişman ama uzun! Kendim gibi kısa veya kendimden
kısasını çok az gördüm. Yani kompleks yapıyorum falan
sanmayın ama oole! :)
Konuyu dağıtmayalım, neyse... Bir gün yine sokaklarda
işsiz güçsüz dolanırken Belediye aracı geldi buldu beni.
Hey Allah'ım, ne korkunç bir gündü. Kâbus gibiydi.
Aldılar beni araca, adı 'barınak' mıymış neymiş, o
korkunç hapishaneye götürdüler. Yemin ederim alaca
karanlık kusağıydı orası. Ay yüzlerce köpek, her koğuşta
8-10 tane. Hiç doğru düzgün dışarı çıkılmıyor. O
koğuşlarda hayat geçiyor. Günde bir kez gelip tazyikli
suyla koğuşlar sen içindeyken yıkanıyor. Bir köşeye
kaçıyorsun, sonra ıslak yerlere yatıyorsun. Yemek günde
bir kez çıkıyor. Geniş kaplarda, her koğuşa 1-2 kap
konuyor. Ay ben sokaktakilerle başa çıkamazken
buradakilerle nasıl başa çıkayım?
Her koğuşun resmen bir 'ağa'sı var. Önce o yiyor.
Besililer önce doyacak, onların karnı doyduğunda eğer ki
kalmışsa sen de yiyeceksin. Çok zayıf kalırsan da ve
hastaysan sana saldırıp parçalamaya çalışırlarmış, bir
kişi eksilsin de daha çok yesinler diye... Görevli
abiler, gönüllü ablalar hep yardıma koşuyor ama o kadar
çok koğuşla başa çıkmaları o kadar imkânsız ki. Kendi
kendime ilk şöyle dedim: "Tamam kızım, senin işin
bitti!"
Neyse hamileyim diye beni revir denen hiç güneş
görmeyen, havalandırma diye açılmış minicik camları olan
o yere koydular. Sonradan öğrendiğime göre her revir
bölmesine dışa açılan bi küçücük bahçe yapılmış. Benim
zamanımda öyle değildi tabi, şimdikiler daha şanslı. Ben
zaten bu strese dayanamayıp bebeklerimin çoğunu doğumda
kaybettim. Sonra bana başka başka yavrular getirdiler.
Kiminin annesine araba çarpmış, kimininki sokakta ölmüş,
bir yığın yavrucak. Tabii ki onları da evlât edindim.
Bir ara nasıl komik görünüyordum bilemezsiniz. Üstümde
belki 10 tane yavru cock cock emiyorlar beni, hiçbiri
bana benzemediği gibi, birbirine de benzemiyor. Ama
olmadı, onları da yaşatamadım, çok mikrop vardı
oralarda. Ööle yeni doğmuş yavruların pek şansı
olmuyordu. O zamanlar yavruların alındığı metal kafesler
vardı, çok mikrop tutuyordu. Şimdi orası da yıkılıp
baştan yapıldı, artık temizleniyor bölmeleri.
Barınakta bana isim de koymuşlardı. 'Raşidiye',
raşidizmden gelirmiş...
Sonra beni de bir koğuşa aldılar. Ama buradakiler hepsi
benim gibi kısa boylu, iyi huyluydular. mümkün olduğunca
böyle yerleştirilirmiş köpekler koğuşlara.
Gönüllülerden Özgün abla beni çok sevmişti. "Ah ben sana
hiç kıyamam annem. Sen nasıl iyi kalplisin?" diye beni
sevip sevip gidiyordu. "Ulen madem o kadar iyi
kalpliyim, iyiyim, beni niye götürmüyorsun yanında?"
diye her gittiğinde arkasından söyleniyordum. Ama bunun
psikopat bir köpeği varmış, sonra bir geldiğinde anlattı
anladığımı anlamadan, hiçbir köpeği istemezmiş evde,
yavruyu bile. Çok kıskanırmış herkesleri. E köpek
akıllı, tabi istemes! :) Özgün abla bir gün geldi,
resimlerimi çekti. Konuşurlarken duydum "Bunları
internette yayınlayacağız. Belki birkaçına yuva buluruz
bu yolla. İnşallah işe yarar" diyordu Saadet ablaya.
Ben o ne ki ne diye düşünürken bizim koğuşta eskiden
evinde sahibi internet delisi olan bir arkadaşım anlattı
bana internetin ne olduğunu. Ay bunlar resimleri oraya
koyunca dünyanın öbür ucunda bile görülürmüş. Gitmediği
ülke, girmediği delik yokmuş bu internetin. Ayol,
dünyanın öbür ucunda görünsem ne olacak, bana ne fayda?
Bu Özgün abla da çok hayalperest canım dedim kendi
kendime... İnsanlar bizi sokaklara atıyor, insanlar bizi
buralara kapıyor, insanlar bizler yokmuşuz gibi
davranıyor, şimdi o insanlar benim resmimi görüp mü
sevecek Allah aşkına? Canlısını sevmemişler de resimini
sevecekler. Hadi yaaa? Çok güldüm ben buna çooook...
Ama Özgün abla beni utandırdı valla. Burcu annem beni
taaaa Amerika'larda görüp beğenmiş resimimden biliyor
musunuz? Veeeeeee bilin bakalım noldu, beni aldı, beni
sahiplendi, beni alıp buralara Amerikalara getirdi.
Gerçek valla. İnanmazsanız Özgün ablama sorun.
Yaaaa, biliyorum olacak şey değil. Ben de ilk geldiğimde
herhalde rüya bu, öldüm burası da cennet falan dedim de,
sonra baktım Burcu annem de yanımda, Okan babam da, e
Molly de var, tombiş de... Ve Robin. Hep beraber ölüp
bahçeli bir eve yerleşmiş olamayız di mi? Demek ki
burası gerçekkk!!! :))
Ben bu mektubu size Amerika'dan yazıyorum. Yaaaaa! :)
Ve artık benim bir doğru düzgün adım var: "Amanda"
Bundan sonra şu komik Raşidiye adını duymak istemiyorum.
Merak etmeyin hastalığımın yeterince farkındayım zaten,
ama bana hiç komik gelmiyor yani. Yani bize isim falan
takarken bizim nasıl hissedeceğimizi de düşünseniz olmaz
mı? Çok tek taraflı bakıyorsunuz, çoookkkk.
Çok uzun yazdım valla, şu internet mi ne, hani dünya
harikası şeyle göndericem bu mektubu size.