Hep anlattınız
bana; çok ufakmışım, kendimi bilmeyecek yaşta “Prens” isminde bir
köpeğimiz varmış, ben onunla alt alta üst üste oynaşırmışım
yerlerde, hayvanın kulağını filan çekiştirirmişim de hiç gıkını
çıkarmazmış garibim. O da yavruymuş beni kardeşi gibi algılarmış.
Merak eder, “ne
oldu ona” diye sorardım, dinlemekten bıkmadığım hikayesini kim bilir
kaçıncı kez anlatırdınız. Bir gün kapının önüne güneşlensin diye
çıkartmışsınız, beş dakika içinde kaybolmuş. Çok güzel beyaz, uzun
tüylüymüş, çok aramışsınız ama bir türlü bulamamışsınız. Belli ki
çalınmış.
Sonra ben
hatırlamaya başladım; “sen sevgili annem, o güzel sesinle bana
şiirler okurdun: “süt içemez, fare tutamaz ne de yaramaz benim
benekli kedim, gel boynuna bakayım, mavi boncuk takayım benim
benekli kedim”dediğin anda ben boynumu uzatıp “ bana tak” derdim
sana.
Sonra ağabeyim,
bir okul dönüşü -o tarihlerde şapka takardı liseliler- ardı sıra
küçük bir köpek yavrusu getirir, evin bodrumuna saklar. Köpecik çok
küçüktür, annesini arar, ağlar, sen anneciğim babamla beraber onu
arka bahçemizde, evimizde bakıp, sahiplenip bağrınıza bastınız. İsmi
“Kont” diye konuldu ama çok güzel bir kontestir. Her yıl kızgınlık
döneminde aynı köpekle eşleşir, çok ta güzel yavruları olur, kapış
kapış sahiplenilir hepsi de. Bir tanesini eve alırsınız, ismi
“Lassi” olur. Onu hiçbir zaman unutmadım, o kadar ki tuttuğum
günlüğün başlığı Lassi ve Kont diye başlar.
Lassi evde hiç
eksik olmayan kedilerimizden Kibar’la birlikte büyür. Aynı kaptan
su içer, yemek yer, birlikte bir portakal sandığındaki uykularında
en güzel bebeklik rüyalarını görürler.
Dile kolay
altmışlı yılların ortalarıdır, o tarihlerde hiç böyle şeyler
izlememiştir kimseler. Herkesler hayranlıkla onları seyreder.
Mahallenin
çocuklar hastadır bizim Lassi’ye, hepsi de çok sever. Ama en çok da
ben. Nasıl oldu ne zaman oldu bilinmez , bir gün o minicik
bacaklarıyla Lassicik evden biraz uzaklara(!), üç beş ev
uzaklığındaki mahallemizin camisi Hacı Havva’nın avlusuna kadar
uzanır, çok kısa bir süre sonra da onun cansız bedenini getirir
çocuklar eve, boyuncuğu yana kaykılmış, öyle masum öyle çaresiz..
Caminin bir çalışanı kürekle başına vurmuş, sokaktaki çocuklar son
anda görmüş ama engelleyememişler. Çok ufaktım, ama çok üzüldüğümü
net hatırlıyorum.
Sonra
Kont’umuz, evlerine hırsız girdiği için bir yakın komşumuzun evine
yalvar yakar ricalarla transfer olur. Ama ne zaman sokakta görsek
mahalle bakkalından alınan bir torba büsküviyi yemeden ve de başı
uzun uzun okşanmadan gönderilmez.
Yıllar geçer,
Kont yaşlanmış gibidir. Anne, ilk sen fark edersin kirpiklerinin
beyazladığını, ama yaşlanan ve yüzleri sarkan, çirkinleşen
bayanların aksine o yine çok güzeldir, hele de bakışları, insanın
içine işleyen o kahverengi gözlerinin bakışları hiç değişmez.
O uğursuz gün,
o güzelliğe kıyıp, belediye ekipleri zehirlemiş Kont’umuzu. Bütün
uğraşlara karşın kurtarılamamış. Kimbilir, Kont belki de o güne dek
hiç yemediği ağulu eti bilerek yemiş. Yaşı mı? Yaşı on’un üzerinde
gibiydi.
Eskişehir’deki
mutlu çocukluk günlerim bitti artık, Ankara’daydık. Çocukluğumun
kentini çok özlememe karşın, Atamın Başkentini de sevdim, alıştım.
Yine evimizden, balkonumuzdan, çevremizden hayvanımız hiç ama hiç
eksik olmadı. Ağabeyim eve bir yırtıcı kuş getirdi, ne sen ne de
babam itiraz etmediniz. Bakımı hiç te kolay değildi ama onu hepimiz
çok sevdik, adını da “Tayfun” koyduk. Sivri gagası, uzun tırnaklı
pençeleri vardı. Geceleri benim yatak odamı paylaşırdı. Lise
bitirmelere hazırlandığım uzun kış gecelerinde ders çalışma
saatlerim uzadığı zaman kanatlarının altına aldığı başını dayanamaz
dışarı çıkarır, “cuk.. cukk” diye o garip tondaki sesiyle bağırırdı.
Ah güzel annem
ah! Eve getirdiğimiz hiç bir hayvana hayır demediniz, bu acısı bol
ama uyuşturucu müptelalığı gibi bir türlü vazgeçilemeyen bağımlılığa
tutulmama siz neden oldunuz, siz. Babam rahmetli olduğu için benim
şimdiki muhatabım sensin ve anneciğim bu benim sana isyanımdır ;
bana neden izin verdiniz, “hayvanı sevmeyi, onlara merhamet etmeyi”
bana neden öğrettiniz?