bit




Biz zamanında çok bitlenirdik.

Sınıfça bitlenir, bit taramasından geçerdik.

Eve gelirdim süklüm püklüm, otururdum annemin önüne kuzu kuzu. Sanırım 3-4 kez bitlendim.

İlk fark edilişi tam bir kabus olmuştu. Anneannemlerdeydik.
Anneannem bir küçük tarağın içinden iplik geçirip iyice sıklaştırmıştı
onu. Sonra kafama gaz sürüp taramışlardı. Kafamı eğmiştim bir
gazetenin üzerine. Bir yandan gaz kokusu, bir yandan saçlarım
dökülecek mi korkusu ve en önemlisi “Bitler öldü mü?” sorusu.

Nasıl bir kabustur o. Kafanda bir takım böcekler yaşıyor. Hayır,  
onların ne zararı olduğu da tarafımdan tam olarak anlaşılamıyor.
Sadece geceleri kaşınmaktan uyku uyunmuyor.

Ellerini iyi yıkamadın diye olduğu söyleniyor.

İnanılmaz bir suçluluk duygusu, korkunç bir pis hissetme hadisesi…

Bir de etrafın duymaması gerekiyor.

Sonra bir ilaç adı öğreniliyor.  Evde kritikler yapılıyor. Eczaneden almaya utanılıyor. Sanki prezervatif soruluyor. Ben  asla gidip alamıyorum, ölesiye utanıyorum. Her seferinde kurban babam seçiliyor.  

Bit ayıklama seansları her seferinde bir seramoniye dönüşüyor. En sonu ise her zaman en keyifli kısmı oluyor. Annemin dizine başımı koyuyorum, tek tek sirkeler yani bit yumurtaları ayıklanıyor, kırılıyor. Her seferinde muhakkak annemin dizlerinde uyuya kalınıyor. Uyandığımda artık yine “temiz” ben oluyorum. Bitler bitmiş, sirkeler ayıklanmış, toplum içine çıkılır kıvama gelinmiş.  

Hadi itiraf edin, siz en azından bir kere bitlenmişsinizdir bu hayatınızda…

Her ne kadar pek konuşulmasa da…

 

Özgün Öztürk, 30.3.2005,